Perfil de eslem~*¤®§(*§ EsLeM §*)§®¤*~FotosBlogListas Herramientas Ayuda
Foto 1 de 53
03 abril

Ve İnsan..! (( İŞTE O AN ))

 

 

www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws    www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws

 

 

www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws    www.Bigoo.ws    www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws




Hazreti Muhammed (s.a.v)in karikatürlerini protesto için Afganistan’ın başkenti Kabil’de bir gösteri düzenlendi. Göstericiler Amerikan üssüne yürüdü. Güvenlik güçleri ateş açtı. Bir kişi öldü, 4 kişi yaralandı. İzdiham sırasında bu çocuk da Amerikan üssünün dikenli tellerine takıldı ve ‘o’ anda, medeniyetler çatışmasını icat eden, bundan yararlanan zihniyetlerin dikenlerine takılı kalan masumiyeti temsil etti. (Associated Press / Rafiq Maqbool)

 



Fotoğraf İran’dan... Tahran’da Danimarka Büyükelçiliği’nin önünde ‘o’ anda Hazreti Muhammed (s.a.v) karikatürlerini protesto gösterisi yapılıyordu. AP Muhabiri Vahit Salemi de olayı fotoğraflıyordu. Objektifini elindeki Kuran’ı gösteren genç kıza yöneltiyordu. Genç kızın bakışları dolduğunda ve olgunlaştığında deklanşöre basıyordu. (Associated Press / Vahid Salemi)

 



Irak'ta Amerikan Birlikleri, Suriye karayolu üzerindeki bir köyde silah ya da mühimmat arama operasyonu yapıyor. Annesi sorgulanan çocuk, Irak olayıyla ilgili bütün “neden” sorularını üstüne almış, bakışlarıyla bunları Amerikalı askere yönlendiriyor. Küçücük bedenin masum duruşundan öyle bir güçlü çıkıyor ki bu “neden?” demeti, 'o' an, çocuğun bakışları yüzünden bütün zerreleriyle askere doğru kayıyor. (AP/Jacob Silberberg)



 



Savaştan, veba salgınından yada açlıktan ayaklarını kaybetmiş insanların yinede hayat devam ediyor deyip bir umutla hayata sarılışı bu kare..!

Umudu yitirmeden sabırla beklenen güzel günleri anlatıyor sanki..

Hayata sarılmak nedir anlatan işte o an..!

12.03.2004

 



Afrika'da Malavi'de bir çocuk. Bitmek üzere olan bir vücudun üzerine hastalıklar çullanmış. Hem zatürre hem de verem. Çünkü açlıktan vücudu zayıf düşmüş. Yan gözle objektife değil de bizce uygar dünyaya bakıyor. Kalan son takatini sanki bakmak için kullanıyor. Fotoğrafçı Obed Zilwa sanki bakışların en güçlü olduğu anı yakalıyor. ‘O’ anda öylesine güçlü ki çocuğun bakışları, kendisinin mi yoksa berideki dünyanın mı güçsüz olduğu sorgulanır hale geliyor. (Associated Press / Obed Zilwa)


 



Somalili bir kız çocuğu elindeki çiçekle poz veriyor. Önce renklerin tezatı göze çarpıyor ama burada tezat yok. Öndeki de gerideki de mecazi anlamda çiçek. Öndeki de gerideki de solgun. Öndeki çiçek de gerideki kız çocuğunun temsil ettiği toplumun huzur umudu da ömrünü tamamlamak üzere çünkü bu kız çocuğu, yıllardır anarşinin başıbozukluğun hüküm sürdüğü bir ülkede, 14 yıldan sonra ilk kez bir hükümetin görevine başlaması vesilesiyle umudu selamlıyor.
 


Irak Musul’da bir çocuk oyun oynarken düşmüş ve ağlamaya başlamış. Çevrede bulunan Amerikan Birliği’nden bir asker, çocuğu teskin etmeye çalışmış ve Associated Press’ten Jim MacMillan da 'o' anda deklanşöre basmış. Fotoğraf, Amerikan Gücü’nü sevecenlikle ve merhametle eşleştirmiş. Çocuğun yüzünde şaşkınlık değil de şöyle derin şüphe götürmez bir huzur olsa yarattığı izlenim daha da etkili olurmuş.
 


Associated Press Ajansı bu fotoğrafı 22 Kasım günü Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanan bir rapor nedeniyle arşivinden çıkararak servise koydu. O gün, 11 Haziran 2002 günü, açlık sorunuyla karşı karşıya bulunan Angola’da Farinha adlı 2 yaşındaki çocuk yemek dağıtımını beklemekteydi. ‘O’ anda gözlerinde yaşından beklenmeyecek bir olgunluk vardı. Küskün müydü? Umutlu muydu? Çeşitli yorumlar yapmak mümkündü. Belki de yaşadığı dünyaya acımaktaydı. Sözünü ettiğimiz Birleşmiş Milletler Raporu’na göre, o günden bugüne 3 yılda 18 milyondan fazla çocuk açlıktan öldü. Yani bugün hayatta olup olmadığını bilmediğimiz o Angolalı 2 yaşındaki çocuk, ‘o’ anda dünyanın haline acıyorduysa eğer haklı çıkıyordu. (Associated Press / Marcelo Hernandez)
 

 

                                                        SAVAŞ VE ZULÜM
                                  Bu fotoğrafı hatırlıyorsunuz değil mi?
                                   Bütün dünyanın seyrettiği,
                                  Hiç ciğerinizi böyle korudunuz mu çaresiz...
                                  Hiç böyle bir zulme maruz kaldınız mı?
                                   Ya susanlar!........
 

                                                            img116/5123/16er.jpg 

Irak Savaşında rehin alınan bir baba ve oğlunun fotoğrafı.

Yarın var mı yok mu bilmeden beklemenin karesi sanki bu fotoğraf..

Ve babanın kendi bile kuşkuyla baksa da "herşey düzelecek oğlum" dediği işte o an..!

24.12.2004

 

 

 

 

                                                                                                                                                                          

15 marzo

Hz.Muhammed..

           

 

Böyle bir dostunuz oldu mu ?

-Daima düsünceliydi.
-Susmasi konusmasindan uzun sürerdi.
-Lüzumsuz yere konusmaz; konustugunda ne fazla, ne eksik söz kullanirdi.
-Dünya isleri için kizmazdi.
-Kendi sahsi için asla öfkelenmez ve öç almazdi.
-Kötü söz söylemezdi.
-Affediciligi tabii idi. Intikam almazdi.
-Düsmanlarini sadece affetmekle kalmaz, onlara seref ve deger de verirdi.
-Kendisini üç seyden alikoymustu:
*Kimseyle çekismezdi.
*Çok konusmazdi.
*Bos seylerle ugrasmazdi.
-Umani umutsuzluga düsürmezdi.
-Hoslanmadigi birsey hakkinda susardi.
-Hiç kimseyi ne yüzüne karsi, ne de arkasindan kinar ve ayiplardi.
-Kimsenin kusurunu aramazdi.
-Kimseye hakkinda hayirli olmayan sözü söylemezdi.
-Yaninda en son konusani ilk önce konusan gibi dikkatle dinlerdi.
-Bir toplulukta bulundugu zaman bir seye gülerlerse, o da güler; bir seye hayret ederlerse, o da onlara uyarak hayret ederdi.
-Gerçege aykiri övgüyü kabul etmezdi.
-Her zaman agirbasliydi.
-Konusurken çevresindekileri adeta kusatirdi
-Kelimeleri parildayan inci dizileri gibi tatli ve berrakti.
-Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü; ayaklarini yerden canlica kaldirir, iki yanina salinmaz, adimlarini genis atar, yüksek bir yerden iner gibi öne dogru egilir,vakar ve sükunetle rahatça yürürdü.
-Kapisina yardim için gelen kimseyi geri çevirmezdi.
-Bir gün kendisinden yasça küçük bir dostunun omuzlarindan tutarak
söyle demisti: "Sen dünyada garip bir kimse yahut bir yolcu gibi ol!"
-Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir haletle dururdu.
-Adet üzere sarfedilen hiçbir kötü sözü agzina almamisti.
-SIkintili hallerinde kabalasmaz, bagirmazdi.
-Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayirt edilemezdi.
-Önüne ne konulursa yerdi.
-Sade kiyafetler giyer, gösteristen hoslanmazdi.
-Konusurken yüzünü baska tarafa çevirmez, bulundugu mecliste ayricalikli bir yere oturmazdi.
-SabahlarI evinden çikarken söyle söylerdi. "Ilahî, dogru yoldan sapmaktan ve saptirilmaktan, kanmaktan ve kandirimaktan, haksizlik etmekten ve haksizliga ugramaktan, saygisizlik etmekten ve saygisizlik edilmekten sana siginirim.
-Siradan degildi; ama siradan insanlar gibi yasardi.

O, HZ.MUHAMMED 'di. (Aleyhissalatu vesselam)

                                                                                                                                                                                                                                                            

 

                                                                                                             

 

 

 

myspace

 

 

 Image Hosted by ImageShack.us

 

Image Hosted by ImageShack.us                                                                                                                   Image Hosted by ImageShack.us

 

  

 

 

myspace

                                       

 

 

 

 

                                                                                                                                                                                                                                                        

12 marzo

Filistin..

 

Siyonist Vahşet ve Filistinli Çocuklar

Dünden Bugüne Siyonizmin Çocuklara Yönelik Vahşeti

Bilindiği üzere son Aksa İntifadası'nda İsrail işgal kuvvetleri özellikle çocukları hedef almıştır. Bu yüzden son intifadada işgal kuvvetleri tarafından şehit edilen Filistinliler arasında çocuklar önemli bir yekûn oluşturmaktadırlar. Fakat siyonist vahşetin Filistin'de çocukları özellikle hedef alması uygulaması Aksa İntifadası ile başlamış bir hadise değildir. 1987'de başlamış olan birinci intifada döneminde de İsrail'in eski başbakanlarından İzak Rabin'in tavsiyeleriyle Filistinli çocukların kol ve bacak kemikleri kırılıyordu. Rabin o zaman muhalefetteydi ve iktidarda bulunanlara taş atan çocukların kol ve bacak kemiklerinin kırılmasını tavsiye etmişti. Bu yüzden de o dönemde Rabin medyada "kemik kıran Rabin" olarak anılmaya başlanmıştı. Tıpkı bugünkü başbakan Ariel Şaron'un "Beyrut kasabı" olarak tanınması gibi. Hatta o dönemde Filistinli bir çocuğun izbe bir yere götürülüp kol ve bacak kemiklerinin kırılması olayı gizli bir kamerayla çekilmiş ve ekranlara yansıtılmıştı. O görüntüler sanıyoruz, birinci intifadayla ilgili gelişmeleri takip edenlerin hala zihinlerindedir. Çünkü o olay günlerce konuşulmuş ve birçok kez ekranlara yansıtılmıştı. İşgalci siyonistler tarafından kemikleri kırılan çocuklardan bazılarını ben de şahsen gözlerimle gördüm. Birinci intifadanın devam ettiği günlerde Ürdün'ü ziyaret etmiş ve orada İslami Hastane'de tedavi altına alınan çocukları bizzat gözlerimle görmüştüm. Bu çocuklardan bazılarının kol ve bacak kemikleri kırılmıştı. Fakat içlerinde 8-9 yaşlarında bir çocuk vardı ki onun da kafa tası kemikleri kırılmıştı. İşgalci askerler ellerine aldıkları taşlarla çocuğunun kafa kemiğini birkaç yerden kırmışlardı ama, Allah'ın hikmetiyle çocuk ölmemişti ve Amman'a getirilip tedavi altına alınmıştı. Bu manzara herhangi bir şahıstan naklettiğim değil bizzat kendi gözlerimle gördüğüm bir manzaradır. Çocukların kol ve bacak kemiklerinin kırılmasını tavsiye etmesi sebebiyle "kemik kıran Rabin" unvanıyla ün salan Rabin, ne kadar ilginçtir ki, intifadanın önünün kesilmesi ve İsrail işgal devletinin geleceğinin kurtarılması için 1991'de başlatılan sözde barış süreciyle birlikte ani bir şekilde "barışçı Rabin" oluverdi. Hatta 1993'te Oslo İlkeler Anlaşması'nı imzalaması sebebiyle Nobel barış ödülüne bile layık görüldü. Böylece "kemik kıran Rabin" unvanı da unutturuldu. Oysa Rabin'in kafa yapısında hiçbir değişiklik yoktu ve ihtiyaç duyduğunda çocukların kemiklerini kırmaktan çekinmeyeceği kesindi. Ne var ki o bir dindaşı tarafından öldürülünce deterjanlı suyla yıkanmış gibi oldu ve sağlığında yaptığı bütün kötülükler unutturuldu. Böylece manipülasyonu esas alan ve dünya kamuoyunu yanlış yönlendirmeyi hedefleyen kontrollü tarihe "barış yanlısı Rabin" olarak geçti.

Babasının arkasına sığındığı sırada siyonist saldırganlar tarafından özellikle hedef alınarak öldürülen Muhammed Cemal ed-Durre. Muhammed Cemal ed-Durre'nin ekrana yansıyan görüntüleri siyonist saldırganların, çocukları özellikle hedef aldıklarını gayet net bir şekilde ortaya koyuyordu. Babasının arkasına sığınan bir çocuğu özellikle nişan alarak karnından vurmanın bir başka izahı olamazdı çünkü. Onun gibi daha birçok çocuk benzer şekilde kasten ve bilhassa hedef alınarak öldürülmüştür.

Baba Cemal ed-Durre, işgalci askerlere arkasında çocuk olduğu uyarısını yapınca işgalci askerler adeta bir av yakalamışçasına silahlarına daha bir iştiyakla ve hararetle saldırarak üzerine ateş ettiler. Bu onların ruhlarına hakim vahşet ve saldırganlık duygusunu bütün açıklığıyla gözler önüne seriyordu.

 

 

Ailesinin düğünden döndüğü sırada annesinin kucağındayken alnından tabancayla kurşunlanarak öldürülen Ziyauddin et-Tumeyzi. 19 Temmuz 2001 tarihinde Şaron'un fikirleri doğrultusunda oluşturulan ve bir tür özel tim gibi çalışan Yolların Güvenliği Örgütü adlı yahudi terör örgütüne mensup teröristler, Ziyauddin et-Tumeyzi adlı üç aylık bir bebeği alnına tabancayla mermi sıkarak öldürdüler.

 

Ziyauddin et-Tumeyzi'nin cenazesi kaldırılıyor. Gizli bir yahudi terör örgütünün lideri olan Haham Aydo Alba bundan birkaç yıl önce yaptığı açıklamada karşı direnişin durdurulamaması halinde kadın ve çocukların da öldürülebileceğini ifade etmişti. Filistin topraklarında yayınlanan ve yahudilere ait Maariv gazetesinin yazdığına göre el-Halil şehrindeki Kiryât Arba yahudi yerleşim merkezinde oturan Haham Albâ: "Her ne kadar kadınlar ve çocuklar kendilerini öldürenlerin hayatlarını tehlikeye sokmuyorlarsa da savaşın devamında düşmana yardımcı olmaktadırlar" diye söylemiş ve bu görüşünde İsrail'in ileri gelen hahamlarının fetvalarına dayandığını da dile getirmişti.

Nablus'ta oyun oynarken vahşete hedef olarak şehit olan iki kardeş. İşgalciler kendilerini mazur göstermek için Filistinlilerin çocuklarını ateş hattına sürdüklerini ileri sürüyorlar. Oysa Filistinli çocukların geneli ya annelerinin kucaklarında, ya kundakta bulundukları esnada, ya babalarının arkalarına sığındıkları sırada, ya da sokakta oyun oynarken öldürülmüşlerdir.

 

img504/760/filistinlicocuk9xb.jpg

 

FİLİSTİN NEREDE, KALBİMİZ?

Tanklardan korkmayan çocuklar, bilmiyorlardı geri kalanımızın onlar kadar cesur olmadığını. Bilmiyorlardı, avuçlarındaki taşlardan daha sertti dünya…

Birer birer ölüyorlardı, şimdi onar onar vuruluyorlar. On yaşında, onbir yaşında, oniki…

Ne çok yaşıyorlar Allahım!

Ne çok yaşıyorlar, öyle değil mi dünya, on yıl, onbir yıl... Tanklarla savaşarak, füzelerden kaçmaya çalışarak kaçamayarak, sahici kurşunlar toplayarak küçücük bedenlerinde... Toprağa bir kahraman gibi basmasını ne zaman ne çabuk öğrenmişlerdi böyle, topraklarına bir kahraman gibi gömülmeyi… Çocukları birer kahramana dönüştüren dünyanın zalimliğini, ikiyüzlülüğünü, ahlâksızlığını yüzlerimize çarparak…

Acıyla ısırdığımız yumruklarımızda sızlayan öfke, kurtarmaya yetecek mi insanlığımızı? Sindiğimiz sığınaklar yeterince uzak mı vicdanlarımızdan? Gazze’den, Kudüs’ten, Batı Şeria’dan… Refah’tan… İşte burada da “kapkara Çarşamba.” Vahşetin dişleri burada da batıyor tenimize. Filistinli çocuklar yanıbaşımızda da ölüyorlar.

Nerede Filistin.. Kalbimiz?..

Nerede kalbimiz gibi parçalanmış ülke? Nerede çocukları vurulan ülke?

O çocuklar bilmiyorlardı, küçücük avuçlarındaki taşlardan daha sert olduğunu dünyanın.

Onlar şimdi cennetteler; Ebedî bir Şefkâtin kucakladığı ebedî çocukluklarıyla Filistin’deymiş gibi mutlu, hâlâ çok güzeller.

Geri kalanımız.. Ey dünya!

Sen hangi cehennemdesin!..

 

 

 

                                                                                                                                                                       

!!!

 

MADALYONUN ÖBÜR YÜZÜ...!!!!

 

img62/1056/020he10tn9fw9wr.jpg


img379/9601/039uf16ie4yy1kd.jpg

                                                                                                                                                                                       

 

img236/589/42pk5ej.jpg

 

 

img379/1563/50xb6na.jpg

 

 

img236/9058/64tb2tu.jpg

 

img379/8112/78gv4qw.jpg

            

img139/9950/adsz0hl.jpg

Hala Çok Fazla Derdin Olduğunu Mu DÜŞÜNÜYORSUN ….?

 

Etrafına Bak Ve Sahip Oldukların İçin Şükret.

 

Biz Şanslıyız, Mutlu olmak İçin İhtiyacımız Olanından Çok Fazlasına Sahibiz..

 

img388/5025/cocuk2jp5jt.gif

O Çocuklar Öyle Mahzun,

Öyle Yarali

............................................................Ali Degirmenci

 

Dünyanin en gerçekçi, en sahici, en berrak aynasidir çocuklar.

Yorgun ve hirpalanmis arz üzerinde olup biten her sey, bir sekilde onlarin da ellerine, yüzlerine, gözlerine, yüreklerine çarpar; bakislarina yansir. Fakat yalana bürünmeden buluruz; dolaysiz, riyasiz okuruz her seyi çocuklarda. Aciyi da sevinci de, yoklugu da yikilmisligi da, olanca saflik ve masumluklariyla, içlerinden disariya tasirlar onlar.

Bugün, yeryüzüne egemen olan bes on devlet disindaki bütün dünya halklarini da büyütülmüs, çogul kilinmis bir çocuga benzetebiliriz belki de. Çogunun kolu kanadi kirik. Çogunun ümitleri ve düsleri hisim ve zulme ugramis. Beklentileri, yarinlari tirpalanmis; rehin alinmis.

Filistin’de, Bosna’da, Çeçenya’da, Irak’ta, Kesmir’de, dünyanin tasrasina itilen Afrika ve Asya’nin birçok ülkesinde çok gördük onlari. Ölüleri, agitlari kiyilarimiza vurdu. Çektikleri acilar, ugradiklari yokluk ve eziyetler gazetelerden, ekranlardan tasip durdu hayatlarimiza. Zamanla alistik, kaniksadik. Kendi cografyamizda benzerlerini görür olduk zamanla. Insanliga en büyük nasihat olmasi gereken ölüm bile, ne kadar siradanlasti günlük hayatin dagdagasi içinde. Ki simdilerde, Kosova’nin aylardir suratimiza çarptigi samari bile ne kadar duyarsiz karsiliyor, omuz silkiyoruz.

Simdi her tarafta mabetlerden, hapishanelerden, varoslardan, toplama kamplarindan, iskencehanelerden, göç yollarindan, yeryüzünün gözyasi ve izdirapla hemhal kilinmis daha nice mekanindan çigliklar, iniltiler, yakarislar yükseliyor.

Irkçilik fitnesi, Batili hayat tarzi ve istikbar mekanizmasi, sömürme hirsi; bütün bir dünyayi bir düskirikligi mekanina dönüstürmekte.

Insanligin ortak ve evrensel dili olan/olmasi gereken sevgi, ne kadar tiknaz kalmakta, ne kadar yavas büyümekte. Ninniler, türküler, ezgiler, siirler ne çabuk hüzne dönüsmekte! Ne çok degistirilmekte eynimiz, dilimiz. Ne çok kirli el uzanmakta suyumuza, safimiza, soframiza!..

Iri, zorba, mücessem bir yarasanin, kana doymak bilmeyen bir vampirin topyekün insanligi, insanlik degerlerini azar azar yok ettigini görmekteyiz. Rengini bir büyük degismezden alamayan ve kendi zincirlerini kiramayan insanoglu; sanki hep birileri için, birilerinin refahi ve egemenligi için yasamakta. En çok ve belki de bir tek, çocuklarda görebiliyoruz insan olarak kalabilmek ve gelecegi gözleme umudunu.

Yenilmisligin, tükenmisligin, onursuzlugun, teslimiyetin tekerine çomak sokmakta o çocuklar. Her seye ragmen. Öyle mahzun, öyle yarali dursalar da insanlik onlarda yesermekte. Evsiz barksiz büyüyen bayramlarda hep içleri burkulan, kollari kirilan, anne ve babalari öldürülen, sitma açlik ve ortasark çibanlariyla sinanan o çocuklara, aci, bir kimlik sunmakta...

Ve sükür ki onlarin arasinda, Kitab’a tutunan o mazlum, müstez’af ve müslüman çocuklar, bütün bir dünya uyurken dirilise ve direnise soyunmakta.

Baharin, sicak yaz günlerinin domur domur kapimizi yumrukladigi su günlerde, acaba top ve tüfek sesleri mi yoksa onlarin mahzun bakislari mi yüreklerimizi dövüp vicdanlarimizi kanirtan?

Evet... Çocuk, dünya dedigimiz su netameli, hengameli evin aynasidir.

Ve en güzel slogan, en etkin mesaj, en çarpici pankart onlarin içli bakislarinda, isildayan alinlarinda gizli degil mi?

 

 


 

 

 

11 marzo

NaMaz..

  

 

Image Hosted by ImageShack.us

 

 

img325/3599/adsz6469iw.jpg

GELİN İŞE NAMAZDAN BAŞLAYALIM!..  
 
                                                                                                                                                                                                                               

 

Kalıplar Manaları Taşıyıcı Olmalı

İnsanın Rabbiyle münasebetinde asıl olan manadır, özdür, ruhtur. Fakat onları taşıyan lafızlardır, şekillerdir, kalıplardır. Bundan dolayı mutlaka o lafızlara, kalıplara dikkat edilmeli. Esas alınan manayı, mazmunu o kalıpların taşıması lazım. Dolayısıyla kalıp ve şekillerin hiçbir manası yok denilemez. Zâhirî ahkam onlara bina edilir. Ne var ki, namaz vardır namazdan içeri, oruç vardır oruçtan içeri. Onun için buyurulur ki "Kad eflehal mü'minûn. Ellezîne... -Mü'minler kurtuldu. O mü'minler ki..." İsm-i mevsûlün sılası "hüm fi salâtihim hâşiûn" şeklinde geliyor. Yani "Onlar, her zaman namazlarında huşû içindedirler." "Hüm yusallûn - Onlar namaz kılarlar" demiyor. Sebata ve devama işaret eden bir kalıp kullanılıyor. Yani buyuruluyor ki; ne zaman olursa olsun namazda haşyet yaşayanlardır; huşû arayanlardır kurtulanlar.

Bir insanın sadece namazına bakarak onun namazda huşû arayan biri olup olmadığını biz belirleyemeyiz. Bu, insanın vicdanı ile Allah arasındadır. Dolayısıyla biz kendimizi hüsnü zan etmeye zorlarız. Ama bazı kimseler namazlarında, oruçlarında öyle dikkatsizdirler ve iffetleri mevzuunda çarşıda pazarda öyle sulu hareket ederler ki; insan ne kadar hüsnü zan ederse etsin, şahit olduğu hareket hakkında olumlu düşünceyi İslami çerçevede bir yere koyamaz. Mesela; hemen tekbir alır, sen daha Fâtiha'nın yarısına gelmeden rükua varır. Burada kendini ne kadar zorlarsan zorla ona namaz kıldı diyemezsin. Mesela, rükuda hakkını vere vere, kelimeleri güzelce telaffuz ederek bazı fukahaya göre bir kere "Sübhâne rabbiyel azîm" demeli. Çok hızlı söylüyorsa manası yoktur onun. Bazı fukahaya göre ise onu en az üç defa söylemeli. Onun için rükuda ve secdede lâakal üç defa yavaş yavaş, kelimeleri tam telaffuz ederek bu tesbihi söylemeliyiz. Daha az söylüyorsak başkalarını hüsnü zanlarında zorlamış oluruz. Böylece bazı kalıplar, bizim onunla eda etmeye çalıştığımız mana, muhteva ve mazmunu taşıyıcı olmaz. Dolayısıyla hakkımızda hüsnü zan edenler vehme ve kuruntuya hüsnü zan etmiş olur.

Çok kimselerin hızlı hızlı okuduğu Fâtiha Kur'an değildir. Çünkü Kur'an öyle inmemiştir. Böyle alelacele okunan Fâtiha ile kılınan namaz namaz değildir. Bir nefeste, o nefes bitmeden sureyi sona erdirme telaşıyla, soluğun tıkandığı yerde hızlıca ve can havliyle alınan ara nefeslerle okunan Kuran'la kıraat farzı yerine gelmiş olmaz. Lafızlar manaların kalıbıdır ama kalıp manaya uygun olması lazım. Bast-ı zaman olabilir o ayrı. Birisi bana demişti ki; "Hakkını vere vere okuyarak beş dakikada kırk veya doksan rekat kıldım."Âdet-i ilahi açısından bu her zaman olmaz. Bir kere müyesser olan da caka yapıyorum diye onu söylerse bir daha ona da müyesser olmaz.

   

                                             

 

                                                   img57/4859/x1pcjqddvowrktgndaa36ns9ppfj8m.jpg

 

                    Namaz Koridoru: Sabır Koridoru

Dervişin ancak sabredeni muradına ermiş. Sabır, kardelen coşkusu yaşamakla eşdeğer. Aynalara bakıp güzelleşmeyi ummak gibi, biraz delice! Yalnız, veren O olduktan sonra, ölsek ne gâm. "Dönen alçak olsun" deyip söz vermişsek, sabır mihenk taşımızdır artık. Bütün heveslerimizi kırsa da ahvâlimiz, çamurun bile şekil aldığını, alıp da ahsen-i takvim sırrına mazhar olduğunu hatırlamak ümitlerimizin yağız atı oluyor.

İşte namaz, çile ve aşk koridorunda sabır taşı gibi elimizden tutan, tutup da arş-ı âlaya yükselten bir helezon oluveriyor

yakalayabilene!     

 

 

www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws   

www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws   

 

 

                  www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws      

                                                                                                                                                                                                                                                

Namaz in English

 

In the Name of God, the Merciful, the Compassionate.

"The prescribed prayers are the pillar of religion."


If you want to understand with the certainty that two plus two equals four just how valuable and important are the prescribed prayers, and with what little expense they are gained, and how crazy and harmful is the person who neglects them, pay attention to the following story which is in the form of a comparison:

One time, a mighty ruler gave each of two of his servants twenty-four gold pieces and sent them to settle on one of his rich, royal farms two months' distance away. "Use this money for your tickets", he commanded them, "and buy whatever is necessary for your house there with it. There is a station one day's distance from the farm. And there is both road-transport, and a railway, and boats, and aeroplanes. They can be benefited from according to your capital."

The two servants set off after receiving these instructions. One of them was fortunate so that he spent a small amount of money on the way to the station. And included in that expense was some business so profitable and pleasing to his master that his capital increased a thousandfold. As for the other servant, since he was luckless and a layabout, he spent twenty-three pieces of gold on the way to the station, wasting it on gambling and amusements. A single gold piece remained. His friend said to him: "Spend this last gold piece on a ticket so that you will not have to walk the long journey and starve. Moreover, our master is generous; perhaps he will take pity on you and forgive you your faults, and put you on an aeroplane as well. Then we shall reach where we are going to live in one day. Otherwise you will be compelled to walk alone and hungry across a desert which takes two months to cross." The most unintelligent person can understand how foolish, harmful, and senseless he would be if out of obstinacy he did not spend that single remaining gold piece on a ticket, which is like the key to a treasury, and instead spent it on vice for passing pleasure. Is that not so?

And so, O you who do not perform the prescribed prayers! And O my own soul, which does not like to pray! The ruler in the comparison is our Sustainer, our Creator. And of the two travelling servants, one represents the devout who perform their prayers with fervour, and the other, the heedless who neglect their prayers. The twenty-four pieces of gold are life in every twenty-four-hour day. And the royal domain is Paradise. As for the station, that is the grave. While the journey is man's passage to the grave, and on to the Resurrection, and the Hereafter. Men cover that long journey to different degrees according to their actions and the strength of their fear of God. Some of the truly devout have crossed a thousand-year distance in a day like lightening. And some have traversed a fifty-thousand-year distance in a day with the speed of imagination. The Qur'an of Mighty Stature alludes to this truth with two of its verses.

The ticket in the comparison represents the prescribed prayers. A single hour a day is sufficient for the five prayers together with taking the ablutions. So what a loss a person makes who spends twenty-three hours on this fleeting worldly life, and fails to spend one hour on the long life of the Hereafter; how he wrongs his own self; how unreasonably he behaves. For would not anyone who considers himself to be reasonable understand how contrary to reason and wisdom such a person's conduct is, and how far from reason he has become, if, thinking it reasonable, he gives half of his property to a lottery in which one thousand people are participating and the possibility of winning is one in a thousand, and does not give one twenty-fourth of it to an eternal treasury where the possibility of winning has been verified at ninety-nine out of a hundred?

Moreover, the spirit, the heart, and the mind find great ease in prayer. And it is not trying for the body. Furthermore, with the right intention, all the other acts of someone who performs the prescribed prayers become like worship. He can make over the whole capital of his life to the Hereafter in this way. He can make his transient life permanent in one respect...


* * *

  

 

 

                                     

10 marzo

Kainatın efendisi..

 

 

 

 

www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws

 

www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws

 

 
.
Kainatın Efendisine...
Seni hayal etmek bile bu kadar mutlu eder mi insanı? Ya ruh inceliğimizin
şahitleri olan, meleklerin kulaklarındaki küpelerden daha değerli olan o
gözyaşlarımızı Senin için sarfetmek... Ağyara dökülürken o inci tanelerinin
ızdırap vermesi, ama asıl hakiki sahibine atfedince sonsuz güzelliklere gark
olması... Her şey Senin varlığınla alâkadar olunca ehemmiyet kazanıyor. Bütün
varlık Sana hasret Efendim, Senin getirdiğin o nurlu çağı özlüyor. Öyle ki,
dünyanın ikindi vakti en saadetli asırdı. Çünkü kainat yaratılış sebebini
tanımıştı. Bütün varlık Sana aşık olmuş, esfel-i safilinden
âlâ-yı illiyyine çıkmıştı.
 
Ay Senin aşkından dolayı ikiye bölünmüştü. Yılan, Hazreti Ebu Bekiri
ısırmak zorunda kalmıştı, sırf Seni görebilmek için...
 
Bir ağaç kütüğü inim inim inleyerek ağlıyordu ve hasretle kopan bir taş, Sana
bir kez olsun dokunabilmek için o mübarek dişine çarpmıştı.
 
Şimdi biz de Seni özlüyoruz ya Rasûlallah!
 
Olur ya, bir gün gelirsin diye boş bir seccadeye gül koyuyoruz; öyle ki, o gül
bile Seni orada beklerken sararıp soluyor. Biz bir gül kadar bile olamadık ya
Rasûlallah!
 
Bunca günahımıza rağmen yine de, rüyada bile olsa teşrif eder misin? Günahlarla
kirlenen kalbimizi temizler misin ya Rasûlallah?
 
Bizler burada Sana müştak seyircileriz. Hepimiz ayrı ayrı fıtratlarda
yaratıldık. Büyük kova-küçük kova misali, Senin aşkını istidadımıza göre
dolduruyoruz.
 
Hakiki erenler, büyük kovalara sevgi kaselerini daldırırlarken, yolda kalmışlar
veya Senin sevgini tam derk edememişler küçük kovalara daldırıyorlar.
 
Bizler bu dünyada olmasa da, Cennette Senin o mübarek gül cemalini göreceğimizin
ümidi içerisindeyiz. Belki de Sen \"Bu güzelliğe sizin kalbiniz dayanmaz,
olduğunuz yerde düşüp kalırsınız\" düşüncesiye, yüzünü nazlı bir gelin edasıyla
saklıyorsun. Ne kadar da düşüncelisin!
 
Bizler de, bunları düşünürken sadece Hak rızasına ve sana kilitleniyoruz.
Yaptığımız salih amellerde, bizim Seni zahiri olarak göremediğimizi ama Senin
her an bizi gördüğünü hissederek on sekiz bin aleme Seni sevdiğimizi
haykırıyoruz.
 
Bu haykırışın içinde dönüp bir anlık kendimize baktığımız zaman Hazreti Sevban
(radiyallahu anh) gibi korkuyoruz. Cennete gitsek bile aşağı mertebelerde
takılıp kalacağız diye, ama hemen ardından Senin ruhlara hayat üfleyen elmas,
yakut, pırlanta sözlerin çınlıyor kulaklarımızda:
 
\"Kişi sevdiğiyle beraberdir\"
 
Bizler istidadımız nisbetinde Seni çok seviyoruz ve inanıyoruz ki, Sen de
bizleri çok seviyorsun. Sevmesen gözyaşlarına boğulur muydun?
 
Günahlarımız dağlar cesametinde ama Senin o engin sevgi denizinde, bizim
günahlarımız sadece bir damla hükmünde kalır.
 
Şimdi ya Rasûlallah, ölü ruhlarımızı diriltip yine sevgi şerbetiyle imdadımıza
koşar mısın? Kanayan manevi yaralarımıza merhem sürer misin? Ve bir gün, rüyada
bile olsa, O nazlı yüzünü gösterir misin?
 
Binlerce Salat, binlerce selam, ağaçların yaprakları adedince, denizlerin
köpükleri adedince ve yağmur katrelerinin miktarınca Senin üzerine olsun 
Ey Allah'ın Sevgilisi...

 

 

 

www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws

 

www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws    www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws

 

                                                                                                                      
 
 

ثواب صلوات

SALAVAT

Allah ve Melekleri Peyganber'e çokca Salavat ederler.Ey Mü'minler! Sizde o'na çokca Salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.( el-Ahsab-56 ) 

 

Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in şânını yücelten âyet-i kerîmelerden biri de budur. Hem Allâh'ın, hem de meleklerin Rasûlullâh Efendimiz'e salavât getirmeleri, onun Allâh katındaki değerini ortaya koymaktadır.

Allâh'ın, Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e salavât getirmesi, "ona merhamet etmesi, şan ve şerefini yüceltmesi"dir.

 

Meleklerin Rasûlullâh'a salavât getirmesi de, aynı şekilde "Onun kadr u kıymetini anıp, yüce mertebelere erişmesi için Allâh'a niyazda bulunmaları" demektir.

Allâh Teâlâ âyet-i kerîmede, kendisinin ve meleklerin Rasûl-i Ekrem'e salavât getirdiklerini hatırlattıktan sonra, kullarına hitâben:

"-Ona -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bizim gibi siz de salât ü selâm getirin, saygıların en yücesiyle O'nu yâdedin." buyurmaktadır.

 * * *

Abdullâh bin Amr -radıyallâhu anh-'dan gelen bir rivâyette Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

"Kim bana bir defa salât ü selâm getirirse, bu sebeple Allâh Teâlâ da ona on misli merhamet eder." (Müslim)

Hadîsin bazı rivâyetlerinde, Hazret-i Peygamber'e salavat getiren kimseye, Cenâb-ı Hakk'ın on defa merhamet edeceği müjdesine ilâveten, o kimsenin on günahının bağışlanacağı, manevî derecesinin on derece daha yükseltileceği de haber verilmektedir. (Nesâî)

Ashâb-ı Kirâm'dan Ebû Talhâ el-Ensârî'nin anlattığına göre, birgün Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- mütebessim bir çehreyle Ashâb-ı Kirâm'ın yanına geldi ve Cebrâil -aleyhisselâm-'ın kendisine şu müjdeyi getirdiğini haber verdi:

"-Muhammed! Ümmetinden biri sana bir salât getirdiğinde benim onun günahlarının bağışlanması için on defa istiğfar etmem, o kimsenin sana bir selâm getirmesi hâlinde de benim ona on selâm vermem seni sevindirmez mi?" (Nesâî)

Görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber'e salât ü selâm getirmek, Allâh'ın rahmetini ve rızâsını kazanmaya vesîledir. Bu sebeple her fırsatta Rasûl-i Ekrem Efendimiz'e salât ü selâm getirmelidir.

"Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ salleyte alâ âl-i ibrahim ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ bârekte alâ âl-i İbrahim, inneke hamîdun mecîd. (Allâh'ım! İbrahim'in âline rahmet ettiğin gibi Muhammed'e ve âline de rahmet et. Allâh'ım! İbrahim'in âline hayır ve bereket lutfettiğin gibi Muhammed'e ve âline de hayır ve bereket ihsân et. Şüphesiz Sen övülmeye lâyık ve yücesin.)

Demek ki, Efendimiz'e salavât getirirken Cenâb-ı Hakk'a şöyle duâ etmiş oluyoruz:

 "Yâ Rabbi! Rasûl-i Ekrem'in nâmını, şânını hem dünya, hem de âhirette yüce kıl. Onun getirdiği İslâm dinini bütün cihâna yay ve bu dini dünya varoldukça yaşat. Ona âhirette ümmetine şefâat etme hakkı ver ve kendisine sayısız sevap ihsan eyle!"

Salât ü selâm böylesine derin manalar ihtivâ ettiğine ve faydası hem bize, hem de bütün müslümanlara ulaştığına göre, salavât-ı şerîfe getirme husûsunda cimrilik etmemeliyiz.

 

Meleklerin Rasûlullâh'a salavât getirmesi de, aynı şekilde "Onun kadr u kıymetini anıp, yüce mertebelere erişmesi için Allâh'a niyazda bulunmaları" demektir.

                                                      

05 marzo

Filistin..

 

FİLİSTİN'DEN YÜKSELEN SES İNTİFADA HAREKETİ

 

Arapçada "ayaklanma" anlamına gelen intifada, taşlarından başka hiçbir silahı olmayan bir avuç Filistinlinin dünyanın en teçhizatlı ordularından birine karşı verdiği mücadelenin adıdır. Üstelik bu mücadelede karşı taraf atılan taşlara kurşunlarla, roketlerle ve füzelerle cevap vermektedir. Hatta çoğu zaman kendisine taş atmayanlara bile silahlarını doğrultmaktan çekinmemekte, onlarca çocuğu acımasızca katledebilmektedir.

İntifada hareketi dünya siyaset sahnesinin gündemine 1987 yılında geldi. 1987 yılında 6 Filistinli çocuğun İsrail askerleri tarafından öldürülmesine tepki olarak Filistinli gençler İntifada hareketini başlattılar. Hareket 1993 yılına kadar sürdü. İsrail ordusunun Filistinli gençlere verdiği karşılık çok sert oldu ve 'şiddet şiddeti doğurur' prensibi gereği Ortadoğu bir kez daha karıştı. Bu dönem boyunca İsrail askerleri tarafından kolları kırılarak dövülen, başları parçalanan çocuklar tüm dünyanın dikkatini bu bölgeye çekmişti. Filistin halkı, başta çocuklar olmak üzere, en gencinden en yaşlısına kadar işgalci İsrail askerlerinin şiddetine ve baskısına ellerindeki taşlarla cevap verdiler. İsrail askerleri ise bu ilk intifada hareketinde silah kullanmaktan çok dövme, kol kırma, kemik kırma, silah dipçikleri ile karın ve başları ezme gibi yöntemlere başvurdular. 1989 yılında yani İntifada'nın ikinci yılında 13 bin Filistinli çocuk İsrail hapishanelerinde tutuklu olarak bulunuyordu.

 

Kuşkusuz her ne gerekçe ile olursa olsun şiddete başvurmak asla bir çözüm değildir. Ancak İntifada'nın yaşandığı topraklarda göz önünde bulundurulması gereken önemli bazı gerçekler vardır. Öncelikli olarak, burada bulunan İsrail askerleri BM kararları ile teyid edildiği gibi, işgalci kuvvetlerdir ve uluslararası kanunlara göre bu topraklardan geri çekilmesi gerekir. Buna rağmen İsrail kendisinin bu topraklardaki varlığına tepki gösterilmemesini talep ediyorsa, bunun yolu insanları katletmek olmamalıdır. Tüm sağduyulu insanların hemfikir olduğu gibi, Filistinlilerin şiddete başvurması kadar İsrail askerlerinin bu insanları öldürmeyi göze alması da yanlıştır. Her ülkenin kendisini savunma ve koruma hakkı vardır, ancak Filistin'de yaşananlar savunma hakkı sınırının çoktan aşıldığını göstermektedir.

 

İntifada yıllarında Beytüllahim yakınlarında, bir Hıristiyan kasabası olan Beit Shaur'da yaşayan Norman Finkelstein'ın, şahit olduğu bir olay İsrail askerlerinin müdahalesinin savunma amaçlı olmadığını gözler önüne seren örneklerden biridir:

Jalazoun mülteci kampında çocuklar etrafına toplandıkları bir lastiği yakıyorlardı. Derken bir araba geldi. Birdenbire kapılar açıldı ve dört adam (ya yerleşimcilerdi ya da sivil kıyafetleri içinde İsrail askerleri) indi arabadan. Rastgele etrafa ateş açmaya başladılar. Hemen arkamdaki çocuk sırtından vuruldu. Kurşun karnından dışarı çıkmıştı. Ertesi gün Jerusalem Post'da askerlerin kendilerini korumak için ateş etmek zorunda kaldıkları yazıldı.89

Filistin halkının dünyanın en gelişmiş ordularından birine karşı taşla ve sapanla yürüttüğu İntifada hareketi, tüm dünyanın dikkatini bu bölgeye toplamayı başardı. Özellikle de İsrail askerlerinin okul yaşındaki çocukları acımasızca katlettiğini delillendiren görüntüler, işgal devletinin terör politikasını bir kez daha ortaya koydu. Bu süreç, Oslo görüşmelerine kadar devam etti ve İsrail anlaşma masasına oturdu. Bu görüşmelerle ilk defa Arafat İsrail tarafından resmi muhatap olarak kabul edildi.

Yapılan bu görüşmelerin ve imzalanan Oslo Antlaşması'nın Filistinliler açısından taşıdığı önemi ileride detaylı bir şekilde inceleyeceğiz. Ancak şu ana kadar görünen odur ki, İsrail Devleti'nin sözde 'barış' adına attığı her adım, Filistinlilere daha büyük sıkıntı ve acı olarak dönmektedir. Barış adına yapılan tüm görüşmeler bir şekilde İsrail tarafından sabote edilmekte ya da İsrail lehine çevrilmektedir. Ancak bunlara değinmeden önce, İntifada hareketi üzerinde durmak gerekir.

 

İlk intifada hareketinin barış görüşmeleri ile neticelenmesinin ardından, Filistin topraklarında barış ve huzur için sabırlı bir bekleyiş başlamıştı. Ancak bu bekleyiş, 2000 yılının Eylül ayında "kasap" lakabıyla tanınan Ariel Şaron'un yüzlerce İsrail askeri ile birlikte Mescid-i Aksa'ya düzenlediği porvokatif ziyarete kadar sürdü. Bu provokatif ziyaret 'Aksa İntifadası' olarak adlandırılan ikinci intifada hareketinin fitilini ateşledi.

 

Filistin topraklarında yıllardır dinmek bilmeyen acı ve gözyaşı Aksa İntifadası ile birlikte daha da arttı. Bugün ise Filistin topraklarından sürekli gençlerin ve çocukların ölüm haberleri gelmektedir. Aksa İntifadası'nın başladığı Eylül 2000'den Aralık 2001 tarihine kadar geçen süre içinde hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı 936 kişi olmuştur. (Filistin Sağlık Örgütü'nün verdiği rakamlar).90 İsrail birlikleri bu çatışmalar boyunca, okuldan çıkıp evlerine gitmekte olan Filistinli çocuklar da dahil olmak üzere pek çok sivili helikopterlerle bombardımana tutmuştur.

İsrail askerleri Filistinli çocuklara karşı silahlarını, etkisiz hale getirmek için değil, öldürmek veya sakat bırakmak için kullanmaktadır. Filistin Ticaret Bakan Yardımcısı Süleyman Ebu Karş bir röportajda, Filistinlilerin İntifada hakkındaki duygularını şöyle dile getirmektedir:

... Bu intifada Siyonist İsrail'in mukaddesatımıza ve Filistin halkına karşı uyguladığı zulüm ve provoke sonucu doğmuştur. Filistin halkının mukaddesatına olan bağlılığından dolayı -ki bunların başında Müslümanların ilk kıblesi, ikinci mescidleri ve üçüncü Haremeyni Şerifi olan Mescid-i Aksa gelmektedir- İsrail zulüm yapmıştır. 

Nüfusunun %70'i gençlerden oluşan Filistin'de çocuklar da 1948'deki işgal ile birlikte göçü, sürgünü, gözaltıları, hapis ve katliamları yaşadılar. Kendi topraklarında ikinci sınıf insan muamelesi gördüler. Çok zor şartlar altında hayatta kalmayı öğrendiler. Aksa İntifadası'nda da hayatını kaybedenlerin %29'unu 16 yaşın altındaki çocuklar oluşturuyor. Yaralıların ise %60'ı 18 yaşın altında. Çatışmaların yoğun olarak sürdüğü bölgelerde her gün en az 5 çocuk ölüyor ve 10'un üzerinde çocuk da yaralanıyor.

Sivilleri ve çocukları hedef alan İsrail askerleri okullarının bahçesinde oynayan çocukların üzerine ateş açmaktan bile çekinmemektedir. Filistinli çocuklar, İsrail tarafından ilan edilen sokağa çıkma yasağı nedeniyle zaten yılın büyük kısmı okula gidememektedir. Okula gittikleri günlerde ise İsrail askerlerinin saldırısına maruz kalmaktadırlar. Bu saldırılardan birisi de 15 Mart 2001 günü gerçekleşmiştir. El-Halil'de bulunan İbrahimi İlköğretim Okulu öğrencileri, ders arasında okullarının bahçesinde oyun oynarken İsrail askerleri tarafından üzerlerine ateş açılmıştır. Altı öğrencinin ciddi şekilde yaralandığı bu olay Filistin topraklarında yaşanan zulmün ne ilk ne de son örneğidir.

Aksa İntifadası'nda yaşanan insanlık dışı manzaraları gazeteci-yazar Ruth Anderson, The Palestine Chronicle da şöyle aktarmaktadır:

Hiç kimse yeni evli bir Filistinlinin sadece protesto için sokağa çıkıp şehit olarak eşini dul bıraktığını duymadı bile. Kim Filistinli gençlerin barbarca katledilmeden önce kollarının ya da kafataslarının parçalandığından haberdar? Ya da hangi Amerikan vatandaşı, sekiz yaşındaki küçük Filistinlinin İsrailli askerler tarafından kurşunlanarak öldürüldüğünü biliyor? Yahudi yerleşimcilerin ellerindeki çeşitli silahları nereden temin ettiğini ve Barak hükümeti tarafından cesaretlendirilerek, Filistin köylerini basıp, tarlaları yerle bir ettiğini, Filistinli sivilleri katlettiğini kim anlatıyor?

Filistinli bebeklerin evlerinde uyurken hava bombardımanı sırasında öldüğünü ya da güvenli bir yere götürülmeye çalışılırken İsrail askerleri tarafından kurşun yağmuruna tutulduğunu bilen var mı? Herkes çok iyi biliyor ki bebekler taş atamaz. Herkes bunu biliyor, sadece İsrailliler ve Amerikalılar nedense bilmiyor!

 

 

 

 

 

                                                                                                                                                                                   

 

eslem salim

Ey Uslanmaz nankör Nefsim.!! Hala mı Şükretmiyorsun Haline ..